Avatar: The Last Airbender


Sevdiğim şeyleri (film olsun, anime olsun, dizi olsun vs) buraya yazma işi hoşuma gitti gerçekten. Bu sefer ne yazsam diye düşünürken birden Avatar'dan bahsedesim geldi çok fena.
Öncelikle nedir Avatar, henüz duymamış, izlemeyen, bilmeyen varsa diye kısaca açıklayayım. Avatar: The Last Airbender, Amerikanyalıların Japon animelerine verdiği cevaptır efenim. Avatar anime sayılır mı sayılmaz mı tartışmasına girmeyeceğim şimdi, zira gerçekten tartışılmaya (ve herhangi bir sonuç alamamaya) oldukça müsait bir konu. Direk olarak konuya gireceğim onun yerine...
Şimdi, bildiğiniz gibi doğada 4 adet temel element var. Su, Toprak, Ateş ve Hava. (HM: Sen! Arkadaki gözlüklü! Tahta dediğini duymadım sanma, çıkışta görüşücez seninle...) Her elementin kullanımında uzmanlaşmış Uluslar arası çıkan ve yaklaşık 100 yıldır devam eden savaşı konu alıyor serimiz. Ateş Ulusunun başlattığı bu savaş, diğer üç Ulus'a resmen kök söktürmektedir. Bu savaşı durdurması ve huzuru sağlaması gereken, 4 elementte de usta olan "Avatar" da 100 yıldır ortadan kayıptır. Artık bütün Uluslar Avatar'dan umudunu kesmiş hale gelmiş iken, Su Kabilesinden Sokka ve Katara'nın bir buz kütlesinin içine sıkışıp kalmış Avatar'ı bulmasıyla esas maceramız başlıyor. Güney Su Kabilesi'ndeki tek Su Bükücü olan Katara, 12 yaşında (teknik olarak 112 aslında. Zira malum, 100 yıldır kayıptı kendisi) olan Avatar Aang'e savaşı bitirmesi için yardım etmeye karar veriyor. Böylece üç silahşörler modunda (sonradan 4 oluyorlar tabi. Hatta 5 bile oldular aslında.) takılmaya başlayıp Kuzey Su Kabilesi'ydi, Toprak Krallığıydı, Ateş Ulusu'ydu diye dolaşıp dolaşıp Aang'in 4 element'i de mükemmel şekilde öğrenmesini sağlamaya çalışıyorlar. Konu kaba taslak bir şekilde böyle. (HM: İzlemesem "ne dandik şeymiş lan bu" derdim şimdi, o kadar kötü anlattın yani...)
Avatar'ın asıl güzel yanı nedir peki? Bir kere serinin kendi içerisinde tutarlı olması ve saçmalama yoluna gitmemesi müthiş birşey. Hani normalde bir film, dizi vs izlerken, hatta bir kitap okurken hep aklınıza birşey gelir de "Ya bunlar niye böyle yapmıyor ki? Salak mı bunlar?" dersiniz, ama karakterler hakikaten de durum apaçık ortada olduğu halde hala salağa yatarlar... Hah, Avatar da bu yok işte. Sizin aklınıza gelen çoğu zaman karakterlerin de aklına geliyor. Hatta çoğu zaman sizin aklınıza gelmeyenler de geliyor. Böylece en sevdiğim serilerde bile malesef ki gördüğüm (HM: Çekinme çekinme, söyle Bleach de saçmalıyor arada diye...) saçmalama olayının Avatar da neredeyse hiç olmaması benim gözümde çok büyük bir artı.
Aynı zamanda senaryonun işlenişi, dövüş koreografisi, mükemmel müzikler (HM: Hazır müzik kutusu ekledim blog'a, bir-iki Avatar müziği ekleyeyim oraya da bir ara) falan derken git gide daha çok içine çekiyor izleyeni Avatar. (HM: Book 3'teki Eclipse bölümü şimdiye kadar herhangi bir dizi/animede izlediğim en sağlam bölümlerden biriydi mesela. Sezon finali tadındaydı maşallah...) Hani bunların hiçbiri olmasa, sırf Sokka'nın şapşallığı, Toph'un ve Iroh'un kendisi için bile izlenir yani, o derece. Ama dediğim gibi bu saydıklarım ve daha fazlası tam kararında o kadar güzel yedirilmiş ki seriye, aynı bölüm içerisinde gülüyorsunuz da, heyecanlanıyorsunuz da, duygulanıyorsunuz da... Bunları yaşatırken hiç sıkmamak her serinin başarabildiği birşey değil malesef.
"Peki bu kadar saydın, övdün, süper de, nereden izleyeceğiz biz bunu?" diyenleriniz olabilir tabi, muhtemeldir... Onun için Stream olarak gayet güzel bir adres var efenim, biz herşeyi düşündük, hazırladık sizler için, merak etmeyin hiç... http://www.watchavatartv.com/ 'a giriyorsunuz, izlemek istediğiniz kitabı (HM: Avatar'da sezonlara kitap deniyor) ve bölümü seçip bir güzel izliyorsunuz... Hatta sonra buraya uğruyorsunuz, kritiğini yapıyoruz hep beraber, ateş bükmeye çalışıyoruz, başaramayınca suçu gariban bir kedinin (HM: Ece?) üzerine atıp kaçıyoruz falan...
Hala yeterli gazı alamadıysanız bir de Book 3'ün trailer'ının adresini vereyim, bir de ona bakın bari. Ona rağmen de ikna olmazsanız zaten bol budaklı meşe odunu hazırladım size, taze taze, sıcak sıcak yersiniz artık. Aha da Book 3 trailer;
Anime mi değil mi bilmiyorum ama birçok anime serisine taş çıkarttığı kesin diyerek bu yazıyı da burada sonlandırıyorum... Esen kalın, çakra yollarınız açık, çay bardaklarınız dolu olsun efenim... (HM: Çok Iroh'laşmış gördüm seni?!)
Hollow Monthius'un Dipçik Notu: Nickelodeon'u da kınıyorum buradan. Son bölüm yayınlanalı ne kadar oldu yahu, yayınlayın artık şu yeni bölümü, kızıyorum ama!!!
Posted on 2/27/2008 07:15:00 PM by Monthius and filed under | 11 Comments »

Sweeney Todd


Ne zamandır şöyle kafamı iyice toplayıp karalayamadım buraya birşeyler. Ama artık birşeyler yazmanın vakti geldi sanırım.

Geçen hafta çok eğlenceli geçen İzmir buluşmasının ardından yazmak istiyordum aslında, ama ilham perim tatile çıkmış olacak ki bir türlü iki kelimeyi bir araya getirip karalayamadım buraya.

Herneyse, geç olsun güç olmasın demiş atalarımız... (HM: Demişler mi?)

Efendim, bugünkü konumuz Tim Börtın'ın yeni filmi, Sweeney Todd. Dün kanına girip kandırdığım Tanistlincan'la sabahtan buluşup (HM: Satış koyup gelmeyen Maelcan ve Aslıcan'a selamlar buradan. Onagacan, seni de çağırıcaktık ama kıyamadık sana... :P) Konak Pier'den aldık biletlerimizi 13:30 seansına. Baktık daha çok vaktimiz var, napalım ne edelim... Girdik Remzi Kitabevi'ne, orada dergilerden görevli olan adamı da OyunGezer'ci yaptık 2 dakikada... :P Sonra gezindik, kitaplara, mangalara falan bakındık, çıktık oradan da. Eee, daha vakit var hala, napacağız? Stüdyo Ümit'e bakalım, oradan da birşeyler yiyip filme gidelim. Tamam, süper. Gittik Stüdyo Ümit'e, bayağı bir muhabbet döndü zaten orada. Herhalde en son yaklaşık 4 yıl önce falan Begüm'le birlikte gitmiştim Stüdyo Ümit'e. (HM: Bu arada bugün doğumgünü onun da, buradan tekrar şeyedeyim, kutlu olsun doğum günün!!) Pek de birşey değişmemiş aslında 4 yılda... :P Bayağı bir vakit öldürdük orada. Sonra baktık karınlarımız guruldamaya başlamış, filme de az kalmış, hemen birşeyler yiyelim, oradan filme geçelim dedik. Bu arada bol bol Lost teorisi konuştuk, wormhole'lardı, Casimir Effect'ti falan derken kaşarlı dürüm dönerlerimizi afiyetle mideye indirip Konak Pier'e geri döndük.

Eveeet, hemen salonların olduğu yöne doğru yönelip 1 numaralı salona geçtik Tanistlincan ile birlikte. (HM: Onurcan, kalpli koltuklardan almamışız iyiki. :P) Oturduk, uzuuuuuun süren reklamların ardından iki fragman delisi olarak çıkan fragmanları "vay anasını" "ooo süper olucak bu ya" "kesin gitmek lazım..." nidalarıyla izledik. (HM: Ama hakikaten yahu... 10,000 B.C. olsun, Dark Knight olsun, The Eye olsun hepsinin fragmanları süperdi. Ayrıca The Eye'a sırf Jessica Alba için bile gidilir diye not düşeyim buradan. :P) Fragmanlar bitti ve nihayet eli usturalı berberimiz Johnny Depp, Benjamin Barker (HM: Sweeney Todd da olabilir tabi) olarak sahneye çıktı... Öncelikle şunu söyleyeyim, filmin müzikal olacağını bildiğimden biraz tereddütlüydüm acaba nasıl olacak diye. Ama şimdi filmi izlemiş bir halde şunu söyleyebilirim ki, Tim Burton, Johnny Depp, Helena Bonham Carter, Alan Rickman... Hepsi tek kelimeyle müthiş bir iş çıkartmışlar. (HM: Bu arada filmin kadrosunun yarısı Harry Potter filmlerinden araklama. Helena Bonham Carter Bellatrix'i oynamıştı son filmde, e Alan Rickman zaten direk Snape, bir de Kılkuyruk da vardı filmde zaten, birileri çıkıp "Flipendo! Wingardium Leviosa!" falan diyecek diye tırstım bir an.) Özellikle Johnny Depp yine kendini aşmış, bir kez daha hayran bıraktı kendine. Hele Mrs. Lawett'ın hayal kurduğu bölümdeki mimikleri Tanistlin ve beni gülmekten öldürdü. En iyi erkek oyuncu oscarını almazsa bu rol ile, akademiye sağlam küfredebilirim, o derece. İlk yarı bittiğinde tam "abi bunun neresi +18?" "eee daha kimseyi öldürmedi bu adam, 2. yarıda nasıl bağlayacaklar konuyu?" derken, 2. yarı tam anlamıyla söylediklerimizi yutturdu bize. Gayet soğukkanlı bir şekilde şarkı söyleyerek müşterilerini ustarayla biçen Johnny Depp'i görünce yutmamamıza imkan yoktu zaten. Ha, bu arada filmin Soundtrack'i de edinilesi soundtrack'lerden kesinlikle. Şarkılar olsun, müzikler olsun şahane olmuş şahane... (HM: Öve öve bitiremedin be sende... Kaç para aldın Tim Börtın'dan, söyle bakayım?)

Aslında daha söylemek istediğim çok şey var film hakkında. Ama iyice spoiler'ın dibine girip filmi izlemeyenlerden bolca küfür yemeyi göze alamadığım için kısa kessem daha iyi sanırım. (HM: Ahah, bu kısa kesmiş halin yani? Uzun halini düşünmek istemiyorum...)

Eğer hala gidip görmediyseniz, mutlaka gidin, görün. Son zamanlarda izlediğim en iyi filmdi diyebilirim rahatlıkla. Kanlı sahneler eğer hassas iseniz rahatsız edebilir, ama gerekirse o sahnelerde gözünüzü kapatın falan, yine de gidin görün bu filmi. Yok, istemem ben, sevmem zaten müzikal, Tim Burton'a da kafam girsin zaten falan derseniz sizi şu koltuğa alayım ben... Korkmayın korkmayın, sadece traş edeceğim...

(HM: Bir daha berbere gitmem, etli-kıymalı börek falan da yemem ben bu filmden sonra artık...)


I will have vengenance.
I will have salvation.
Who sir, you sir?
No one in the chair, come on! Come on!
Sweeney's waiting. I want you bleeders.
You sir - anybody.
Gentlemen don't be shy!

Not one man, no, no ten men.
Not a hundred can assuage me -
I will have you!
And I will get him back even as he gloats
In the meantime I'll practice on dishonorable throats.
And my Lucy lies in ashes
And I'll never see my girl again.

But the work waits!
I'm alive at last!
And I'm full of joy!
Posted on 2/23/2008 09:01:00 PM by Monthius and filed under | 8 Comments »

Özgürüm!!!

Aslında henüz değilim, ama neredeyse özgürüm artık diyebilirim. Sonunda lanet bütünleme filmini bitirdim. Gerekli dosyalarla boğuşuyorum artık. Ama biraz ara vereceğim, çünkü yoruldum. Muhtemelen sabaha kadar uğraştıracak dosyalar beni... Olsun, yinede işin en zorlu kısmı bitmiş olduğu için mutluyum.

Yarın saat 11'de şu dosyayı teslim ettikten sonra dünya üzerindeki en mutlu insan olacağım herhalde. Yarın akşam derhal İzmir'e de kaçtım mı, güzelce kafamı dinleyebilirim demektir...

Ah, tabi Bleach de izleyebilirim artık kaldığım yerden... Ne, 3 bölüm mü kaldı sadece geriye? Olsun yahu, Avatar var daha izleyecek. Hem mangasını da okurum ben Bleach'in, oh ne güzel işte...

Şaka maka ama, şu bütünlemeler (özellikle de bu film) şu son birkaç haftamı resmen zehir etmişti. Ama bütünlemelerimin çok iyi geçmiş olması, filmle ilgili yapmam gerekenleri neredeyse bitirmiş olmam beni rahatlatıyor. Pazartesi okul açılıyormuş falan, zerre umrumda değil açıkçası. Bir süre kafamı dinlemek istiyorum artık. Hem dersler doğru düzgün başlamadan kafamı dinleyebildiğim kadar dinledim, sonrasında yine yoğun tempo var zaten...

Bu seferki yazı saçma sapan oldu, kusura bakmayın. Zira beynim artık sıvı kıvamına geldi, sağa sola salladıkça şapırdadığını duyuyorum artık, o derece. (HM: Salla bakiyim duyuluyor mu hakikaten?) Kendime geleyim hele bir, güzel ve okunmaya değecek birşeyler karalarım yine...

(HM=Hollow Monthius)
Posted on 2/11/2008 11:32:00 PM by Monthius and filed under | 3 Comments »

OyunGezer ofisinde bir gün...


Cuma günü benim için oldukça sıkışık bir gündü. İlk başta Mert'i gazladığım TrGamer halı saha maçı vardı bir kere. Mert ile yazarlar arası buluşma ve hatta turnuva yapalım diye konuşurken Mert'in çok hevesle "halı saha maçı da yapalım" demesi üzerine gaza gelip, "evet abi, yapalım" diye beraber organize etmeye çalıştığımız bir olaydı bu. Gaza gelip organizasyona karar verdikten sonra yapmamız gereken yeterli sayıda kişiyi bulmaktı. Yazarlara sorduk soruşturduk, çoğu bir bahaneyle sıyrılırken (Hollow Monthius: Ah Kaan ah, dizimde sorun var dedin kaçtın hemen. Kaleci yapacaktık oysaki biz seni.) pek azı bu çağrıya olumlu yanıt verdi malesef. Eh, az sayıda yazarla maçı yapamayacağımız belli olunca çözüm yine Mert'ten geldi. Neden OyunGezer ile maç yapmıyorduk? Berkant'tan olumlu yanıt gelmesi, maçın kimler arasında oynanacağını da kesinleştirdi böylece. Hem OGZ yazarlarına, hem TrGamer yazarlarına haber salındı, iki taraf da maça kendini hazırlamaya başladı. (Hollow Monthius: Tabi OGZ ekibi içlerinde bir köstebeğimiz olduğunu bilmiyordu. Ali gelip "Abi çok sıkı mail trafiği var, sağlam hazırlanıyorlar, aman ha iyi hazırlanın sizde" diye bizi uyarmıştı çoktan.)
Ah, tabi tarihi de kararlaştırmıştık, maç cuma günü olacaktı. Bütünlemelerimle boğuşma safhasında Mert'in sürekli olarak "abi bak cuma tamam dimi? Ayırtacağım halı sahayı ona göre" diye mesajlarıyla pek ilgilenemedim. Ama daha da kötüsü, Radyo Televizyon Tarihi bütünlemesinden çıkarken hocaların "Aa, bu arada şu şu ödevleri de getirin bir zahmet, bütünleme notuna onlar da dahil olacak" şeklinde tepemize ödev yığması oldu. (Hollow Monthius: Bütünlemeler çok şahane geçti aslında, ama riske atmaya gelmez bir ödev için.) Tam ben ödevleri yetiştirmeye çalışıp da, maça gidebilmek için fırsat yaratmaya çalıştığım akşam önce elektriklerin kesilmesi, elektriklerin geldikten sonra ise Telekom'daki muhtemel bir arıza yüzünden internetin sabaha kadar gelmemesi ödevleri yapmamı engelledi. (Hollow Monthius: Sabah 4 gibi geldi sanırım internet. Zira "Lost'un yeni bölümü düşmüş müdür acaba?" diyerek saat 4'te kalktığımda internet vardı, ama Lost yoktu. 6'da bir daha kalktım onun için.) Eh, internetteki sorun ödevimi yapmamı engelleyince, eğer maça gidersem ödevlerimi yetiştiremeyeceğim belli olmuştu. Mert'ten çok çok özür dileyerek maça gelemeyeceğimi, ödevlerimi yapmam gerektiğini söyledim.
Şimdiden uzadı yeterince yazı, ama aslında daha başlamadık bile... Bir de Laçin'in İstanbul'a gelmiş olması durumu var tabi. Normalde perşembe Acetaminophen, Mehmet, Dexter, Zer0, ben ve Laçin'den oluşacak buluşma grubu, Mehmet'in gelememesi, benim 11'deki sınavımın saat 1'e alınması ve Laçin'i İstanbul'a geldi sanmamıza rağmen aslında gelmemiş olması sonucunda yalan oldu. Cuma günü sabahın köründe Dexter'ın "Saat 12'de, Taksim Heykelde" içerikli mesaj atması sonucunda perşembe yapamadığımız buluşmanın cuma yapılacağı belli olmuş oldu. Ah, ama bir dakika, benim çok ödevim vardı ve halı saha maçına bile bu yüzden gidememiştim, değil mi? Cuma sabahı Laçin'le konuştum, yoğun ödevlerim yüzünden gelemeyeceğimi, artık cumartesi günü ofise gidilirken gelmeye çalışacağımı söyledim. Tabi benim haberim yoktu ki OyunGezer ofisine cumartesi günü değil, cuma gidilecekti! (Hollow Monthius: Ah Kaan ah, senin başının altından çıkıyor bunlar hep! :P) Ofise gidiş fırsatını kaçıracak olmak içime oturmuştu, ama yapacak birşey yoktu. Sonuçta aileme söz vermiştim, onlara verdiğim sözü yerine getirip bütünlemelerimi geçmeliydim. Üstelik notlarımın geçen seneye oranla düşüşe geçmesine seslerini bile çıkarmamaları üzerimdeki bu yükü daha da arttırıyordu. Mecburen Laçin'e iyi eğlenceler diledim, o da buluşmaya gitmek üzere MSN'den çıktı.
Eh, sanırım esas "gelişme" kısmına girebiliriz artık. Ben Radyo TV kanalı kurmak için gerekenleri araştırırken, Zer0 MSN'den "Ne zaman gidiyoruz abi?" diye mesaj attı. Hatta atmakla da kalmadı, Ace ile birlikte "Ee, hadi yürüyün, ofise gidiyoruz!" şeklinde iki yandan sıkıştırmaya başladılar. Laçin'e söylediklerimi onlara da söyledim. "Ya abi, biz yardım ederiz ödevini yetiştirmene, gel bak ne güzel ofis, Laçin... Söz bak beraber hallederiz hepsini zamanında" gazını vermeye başlamaları da uzun sürmedi tabi. Başta tereddütte kaldım, "Yok abi, valla yetişmeyecek, gelmeyeyim ben..." desem de aklımı çelmeye başlamışlardı. Bir süre direndim, ama sonunda direncim kırıldı ve kabul ettim. Tabi önce bana Radyo TV kanalı kurmak için gerekenleri bulmaları gerekiyordu, haliyle üç koldan araştırmaya başladık. (Hollow Monthius: Zer0'nun "Radyo TV kanalı kurmak için çok paranız olması lazım" yazan bir forum topic'i bulup "Al abi, buldum ben" demesi efsaneydi tabi.)
Uzadıkça uzuyor, ve daha esas anlatacaklarıma, yani ofis macerasına gelemedim bile. O yüzden biraz flashforward yapıyorum izninizle... (Hollow Monthius: Lost izleyeceğine filmi çeksene eşşek sıpası... Flashforward diyor bir de... Hatta sen bunu yazacağına filmin senaryosunu niye yazmıyorsun? Hı??!) Zer0'yla buluştuk. Taksim'e gitmeyecektik, direk ofiste buluşmaya karar vermiştik herkesle. Nasıl gidelim, nasıl yapalım diye düşünürken ben direk "Abi, tren!" dedim tabiki. Zira tam Bostancı'da sıkışıp kalan o trafiğe katlanacak halim yoktu. Böylece trene binip Haydarpaşa'da indik. Tabi trende deli gibi Bleach muhabbeti döndü. Arrancar'dı, Espada'ydı, Bankai'ydi, Shikai'ydi, Rukia'ydı (Hollow Monthius: Kim derdi ki koskoca Monthi bir anime karakterine aşık olacak, hı?) derken ne çabuk geldiğimize bile şaşırdık. Pekiii, ofise nasıl gidecektik? Altunizade'ye giden mavi minibüslere binebilirdik, (Hollow Monthius: Zira ilk ofise gidişimizde Berkant bizi o şekilde götürmüştü. Ancak o akşam minibüsün camları aşırı buğulu olduğu için yolu takip edememiştim.) yada Capitol'ün oradan geçen sarı dolmuşlara binebilirdik. Zer0 üzerine ofise gidiş yolunu işaretlediği haritayı çıkardığında Capitol'ün oradan gitmemizin daha kolay olduğunu farkettik. (Hollow Monthius: Evet, gerçekten öyle bir haritası vardı. Arkasına da Goyun resmi basmış hatta.) Sarı dolmuşlara bindik, Capitol'ün önünde indik. Elimizde harita, "abi şuradan mı dönüyoruz?" "yok yok, oradan değil, şurada ileride cami varmış, oradan dönücez" diye diye ofise giden yolu izledik. Sonra bir ara Zer0 haritasını kaybetti, ama neyseki tam o sırada ben yolu hatırladım da haritaya gerek kalmadı.
Sonunda ofise gelmiştik. "Acaba ilk biz mi geldik?", "diğerlerini arasak mı bi'?" derken merdivenlerden çıkmış ve içerde bulmuştuk kendimizi. İçeri girdiğimizde ilk gördüğümüz kişi Tuğbek abi oldu. Bizi güler yüzlü bir şekilde "Hoşgeldiniiiz" diye karşıladı. "İlk biz mi geldik?" soruma, "Ohoo, siz geç bile kaldınız" diyince diğerlerinin de çoktan gelmiş olduğunu anladık. Kaan, Ezgi ve Ace ile selamlaştıktan sonra Laçin'e dönüp "Merhaba, ben Dexter" dedim adetim olduğu üzere. (Hollow Monthius: Hiç akıllanmıycaksın sen...) Neyse işte, selamlaşma faslı bittikten sonra, içeri, Oyun Odası'na geçtik. Serpil abla da oradaydı, onunla da selamlaştık hemen. Bir süre muhabbet, geyik falan döndü, güldük bayağı, sonra Eren geldi. Yüzünden eksik olmayan gülümsemesi ve Edward Elric stili saçlarıyla (Hollow Monthius: Ya ama sahiden, bir ben mi benzetiyorum Eren'i Ed'e?) neşemize neşe kattı. Sonra muhabbet arasında PS3'ü açtık. Ne oynayalım diye düşünürken, "DMC 4'ün demosu yüklü mü?" sorum üzerine DMC 4'ü açtık. Sonrasında ise Tuğbek abi başladı DMC yeteneklerini konuşturmaya... Tabi biz bir yandan "vay be!" "of abi, mekanlar süper olmuş" "HD hali değil bir de bu daha!!" gibi yorumlarla Tuğbek abiye eşlik ettik. Sonra Tuğbek abi Devil Bringer'a upgrade aldıktan sonraki yerde takılınca, "Eee, başka oynamak isteyen var mı? Bir tek ben oynamayayım..." diyerek topu bize attı. Bende bir süre uğraşıp çözümü bulamayınca bu sefer topu Laçin'e attım. Laçin de en son Eren'e attı tabi. Eren'in de bir süre uğraşıp geçememesi üzerine Ace "Skate." oynamaya başladı. Yaptığı çeşitli enterasan hareket ve düşüşlerle bayağı da eğlendirdi bizi aslında. (Hollow Monthius: Esas bomba Ace'in oyunu saatlerce oynamasının ardından Zer0'nun oyunu ilk eline aldığı saniyede "Abi oyunda daha hızlı gitme olayı varmış, niye kullanmadın?" demesi oldu. Hep beraber koptuk bir anda.)
PS3'tü, muhabbetti, Oyun Odası-Çalışma Odası arası gidip gelmelerdi derken müthiş eğlendik tabi. Sonra birden kapının çalması ve Özgün ile Mustafa'nın gelmesi ise çok hoş bir süpriz oldu. OGZ yazarlarının toplantı yapmak için kapalı kapılar ardına kapanması üzerine biz de yine Oyun Odası'na geri döndük. Bu sefer ben geçtim DMC 4'ün karşısına. (Hollow Monthius: Sayfanın başındaki resim tam bu andan bir kare. Ben çektim, evet.) Meğersem geçen sefer Devil Bringer upgrade'i sonrası yazıyı okumadığımız için bulamamışız ne yapacağımızı. Hemen çözüp geçtim o kısmı. Tam bu sırada Tuğbek abi ve Sinan abi geldiler ellerinde iki çekiçle. Oyun Odası'ndaki koltuklardan birinin bir ayağını tamir etme faslı da tam olarak böyle başladı. Neyse, koltuk da tamir edildi, sonra Oyun Odası'nda oyun oynayıp geyik yapmaktan sıkılan bünyeler olarak Çalışma Odası'na geçtik. Sinan abi Experience bilmemkaç (Hollow Monthius: Harbi, kaçtı o sondaki sayı?) diye bir oyun gösterdi bize, ki benim çok ilgimi çekti. Oyun terkedilmiş bir gemide falan başlıyor, güvenlik kameralarını kullanarak oyundaki baş karakteri yönlendiriyoruz falan. Mesela hatun diyor ki, hangi odaya gitmemi istiyorsan o odadaki ışığı aç, hani odanın ışığını açarsan o odaya gidiyor. Yada soru soruyor, kamerayı iki yana sallarsan hayır, aşağı yukarı sallarsan evet cevabını vermiş oluyorsun. İlginç bir oyundu, sanırım gelecek ayki DVD'de olacak, mutlaka oynamak lazım diyorum.
Tabi sonra direk Sinan abi'nin başında muhabbet çevirmeye başladık. Komik ve ilginç videolar izledik. (Hollow Monthius: FarCry 2 videosu bombaydı. O oyun o videodaki gibi olursa Crysis falan yalan olur.) Bu sırada Özgün'ler Tuğbek abiyle olan görüşmelerini bitirip sohbete katıldılar. Uzun ve müthiş bir sohbetin ardından Eren ve Sinan abi gittiler. (Hollow Monthius: "Yine bekleriz" deme gafletinde bulunan bendim bu sırada, evet.) Ofiste sadece OfisGezer'ler ve Tuğbek abi ile Serpil abla kalmıştı artık. Tuğbek abinin bir ara yaptığı "Baldur's Gate de çok dandik oyun canım" diyerek sataşmalarına "Ya Tuğbek abi, Lost'un 4. sezon, 2. bölümünde..." diye karşılık verince karşılaşmayı kazanmış oldum neyseki! :P (Hollow Monthius: Amanın, nasıl unuttum söylemeyi bak! Sinan abiye de "Ya Sinan abi, Drizzt alır dimi OGZ Dövüş Klubündeki maçı?" konusunda propaganda yapmaya hazırlanırken buna gerek olmadığını gördüm. Zira Sinan abi de Drizzt hayranıymış! Eh, en azından maçı Vader alsa bile Drizzt'in ezilmeyeceğini bildiğimden artık içim rahat.) Bir süre daha Serpil abla ve Tuğbek abiyle muhabbet ettikten sonra Laçin OGZ'nin 1. sayısını imzalattı, bizde geri dönüş yoluna koyulduk.
Ofisten çıktığımızda ofisteki ortamın ne kadar sıcak olduğunu düşündüm bir kere daha. Sonuçta onlar dergiyi çıkartanlardı, bizde o dergiyi satın alıp okuyanlar. Ama onların bize yaklaşımı müşteri-satıcı ilişkisi gibi değil, çok sevdikleri arkadaşlarını ağırlayan evsahipleri gibiydi. Sanırım OyunGezer'i de bu yüzden seviyorum. Tamamen samimi oldukları ve okuyucularını ailenin bir parçası olarak gördükleri için.
(Hollow Monthius: Bu arada yorgun argın eve gelince öğrendim ki halı saha maçı iptal olmuş. Üzüldüm ve suçluluk hissettim biraz. Ama yazının başında anlattığım gibi, eğer Ace ve Zer0 yardım sözü vermemiş olsaydı ofise gitmem de mümkün olmayacaktı.)
Eh, yeterince uzun oldu zaten, daha da uzatmanın alemi yok sanırım. Bu yazıyı da burada noktalayıp artık şu lanet filmin çekimi için Özgün'ü beklemeye başlayabilirim sanırım...
Posted on 2/10/2008 10:09:00 AM by Monthius and filed under | 8 Comments »

BAN KAI!


Çok fena sardım Bleach'e, çok... İzmir'e giderken Ece'nin "bak ben başlıyorum, bana yetişemezsen spoiler'ı yersin..." tehditi savurması üzerine zaten uzun zamandır aklımda olan Bleach'i seyretme eylemini harekete geçirdim. (Hollow Monthius: Spoiler'ın âlâsını veren ben oldum tabi ona, orası ayrı.) İlk bölümü çektim, izledim, gayet beğendim. Ama esas olay İzmir'e gittikten sonra başladı. Bölümler birbirini izledi, Hollow'lardı, Soul Society'ydi derken kendimi Kuchiki Rukia'ya ve Bleach'e aşık olmuş biçimde buldum. (Ah be Rukia'cım, boyun biraz daha uzun olsa kusursuz olacaktın ama olsun, böyle de seviyorum ben seni :P)

İzmir'den döndüm, bütünleme illetiydi buluşmalardı derken tempom biraz düştü. (Hollow Monthius: Tabi fillerların da etkisi var. Gerçi Naruto fillerlarıyla karşılaştırırsak bin kat daha iyiydi Bounto Arc'ı.) Ama yine de her fırsatta delicesine Bleach izlemeye devam ediyorum. Bir yandan da elimdeki bölümler bitmek üzere diye üzülüyorum. Neden bilmiyorum ama gerçekten de bir şekilde çok fena cezbedip içine çekti Bleach beni. (Hollow Monthius: Hadi be, yalan söyleme, Rukia için izliyorsun işte!) Naruto Shippuuden'i de deli gibi izlemiştim, hatta çok sevmiştim ve evet, sağa sola "CHIDORI!!" atasım gelmişti, ama Bleach'in bendeki yeri bir ayrı oldu yahu. İzlemediyseniz sizi kucak dolusu ayıplıyor (Hollow Monthius: O ne be?), en kısa zamanda izlemenizi tavsiye ediyorum. (Hollow Monthius: İzlememekte direteni Bankai'yle kovalayacağımı da belirtiyorum ayrıca.)
Son söz olarak şunu da diyeyim, içimde kalmasın;
Bleach > Naruto
Dipçik Not: Hollow Monthius, Monthius kişisinin alt benliği olup parantez içlerine arada bir sızmaktadır. Panik yapmayınız, sakin olunuz, önce kadınlar ve çocuklar...
Posted on 2/09/2008 08:56:00 PM by Monthius and filed under | 29 Comments »

Melaba

Niye açtım, nasıl bir gaz oldum bilmiyorum ama içimden öyle bir blog açmak geldi. Nasıl çalıştığını çözene kadar biraz kurcalamam lazım öncelikle ama çözerim herhalde. Hmm, mesela şurdaki üzerinde "Nuclear Missile" yazan kırmızı düğmeye basınca noluyor acaba...
Posted on 2/09/2008 07:17:00 PM by Monthius and filed under | 6 Comments »